ELEŞTİRİ & FELSEFEPSİKOLOJİ
Trend

HASTA OLMAK: Ben hala normalim, sadece artık hastayım!

“Sayın A… B… 39457 numaralı patoloji raporunuz çıkmıştır, lütfen doktorunuzdan tetkik sonuçlarınızı alınız.”


Güne böyle bir haberle başlamak sizce nasıl bir histir? İş yerinde en yoğun olduğunuz anda buna benzer bir mesaj gelse ne hissedersiniz? Ya da ders dinlerken aniden telefonunuzun ışığı yansa ve bildirimi okusanız? Eğer şimdiye dek bunlara benzer hiçbir anınız yoksa sağlık konusunda şanslısınız demektir. Asıl soru, bu şans sizi hayatınızın sonuna dek koruyacak mı?

Korkarım ki cevabım “Hayır!” olacak. Gelişen dünyanın, aklınıza gelebilecek her şeyi organiklikten uzaklaştırması beni bu cevabı vermeye itiyor. Tabi ki hastalıklar sadece bu yüzden ortaya çıkmıyor. Sigara ve alkol kullanımı, radyasyon, kötü beslenme alışkanlığı, uyku düzensizliği, katkı maddeleri, aşırı güneş ışınına maruz kalma, hava kirliliği, bazı kimyasal maddeler (katran, benzin, boya maddeleri vb.) bu sebeplere örnek sayılabilir. Hatta ürettiğimiz ve tükettiğimiz her şey! Artık size de hasta olmak kaçınılmaz gibi gelmiyor mu?

Hastalık kelimesi; organizmanın yapı ve işleyişinde ortaya çıkan bozukluk, organizmanın fizyoloji görevlerinin bozulması durumu olarak açıklanabilir. Peki, hastalar hastalık hakkında ne düşünüyorlar? Hasta olmayı nasıl karşılıyorlar? Cevap hastadan hastaya göre değişiyor. Ve bu değişiklikler için sandığınızdan daha çok faktör işlev görüyor. Size bir sır vereyim mi? Patavatsız insanların kurduğu cümlelerin etkisini bilmeyen yoktur ama iyi dileklerin gönderildiği ve öpücüklere, kalplere boğulan destansı mesajların da kötü etkileyebildiğini hala herkes bilmiyor!


Hadi gelin, önce hasta psikolojisini anlayalım! Psikiyatr Elisabeth Kübler-Ross, ölümcül hastalığı olan hastalarla yaptığı çalışmasında yasın 5 psikolojik evrede yaşandığı sonucuna vardı. Evreler ise şöyle:

Elisabeth Kübler-Ross

1. İnkâr Evresi: Hastaların; bu teşhisin kendilerine konamayacağını, başlarına böyle bir şey gelemeyeceğini düşündükleri ve hastanın benliğini koruması için geliştirdiği savunma mekanizmalarının ortaya çıktığı dönemdir.

2. Öfke Evresi: Hastaların ‘Neden ben?’ diye sorguladıkları dönemdir. Hastalar gerçek duygularını kendisine, doktoruna, ailesine hatta sağlıklı kişilere yöneltebilirler.

3. Pazarlık Evresi: Hastaların kendi ömürleri için dua ettikleri, adak adadıkları hatta “Madem bu hastalığı verdin o zaman acı çektirme!” gibi söylemlerde bulunduğu dönemdir. Hastaların gerçeği erteleme çabası içerisinde oldukları görülür.

4. Depresyon Evresi: Hastaların, hastalığı ölümle ilişkilendirip, çaresizlik ve umutsuzluk duygularına kapıldığı dönemdir. Oldukça depresif hissederler ve çevrelerine de yansıtırlar.

5. Kabullenme Evresi: Hastaların artık hastalığını kabul ettiği, tedavi planı ve sürecine uyum sağlamaya çalıştıkları dönemdir. [1]

Ağır hastalıkların belki de en zorlayıcı süreci psikolojik savaştır. “Bedenim bana ihanet etti!” diye düşünen birinin, “Ben hastayım ama iyileşeceğim!” diye düşünen birine evirilmesi elbette ki zaman alacaktır. Bu süreçte hastanın yanında hissettirebilmek iyileşmeye inanılmaz bir katkı sağlar.

Prof. Dr. Sedat Özkan’ın verdiği bir röportajda bahsettiği üzere: “Felçten kalp krizine yoğun bakımdan cerrahi tüm girişimlere baktığımızda psikolojik kriz yaratma en fazla kanserde yaşanır. 1960’lara kadar dünyada sessiz tutum egemendi. 1990’lardan sonra bu değişti. Ama yine de Batı’dan Doğu’ya doğru gidildikçe sessiz tutumun arttığını görürüz.”[2]. Kanser ne yazık ki hem toplumda hem de yeni teşhis alan hastalarda her zaman ölümü, ağrıyı ve acı çekmeyi çağrıştırmıştır. Bu düşüncelerin önü alınamazsa hastada psikolojik krize yol açabilmektedir. Kanser hastalarının büyük bir kısmında psikiyatrik bozukluklar, hastalığa ya da kanser tedavisine tepki olarak ortaya çıkarken, %10’unda kanser tanısı öncesinde var olan psikiyatrik bozuklukların alevlenmesi söz konusudur. Kanser sürecinde görülen psikiyatrik bozukluklar tedavi edilebilir olsa da, ruhsal bozuklukların çoğu zaman tanınmadığı ve tedavi edilmediği bildirilmektedir[3].


Gelin şimdi de hastalara söylenenleri hasta psikolojisi ile değerlendirelim:

  • “Artık herkes hastalanıyor!”

Hangi tür olursa olsun bu hastalıkların yaygınlaşması, kolaylaştığı anlamına gelmez.

  • “Acaba sigara içtiğin için mi hastalandın?”

Hastalar zaten kendini suçlama evresinden geçiyor. Öyle bile olsa, artık geri alamayacağı bir şey olduğu için bu sözler hastayı üzmekten/sinirlendirmekten öteye gidemez.

  • “Saçların dökülmüş olabilir ama kökü sende!”/ “Kısa saç sana çok yakışmış, keşke cesaret edebilsem!”

Kanser hastalarının belki de en çok duyduğu sözdür bu. Hastalar saçlarını, sakallarını ve bütün tüylerini kaybettiği için üzgündür, geri çıkmayacağını düşündükleri için değil. Özellikle ikinci cümle inanılmaz derecede samimiyetsiz bir cümle değil mi? Hastalar “Ee saçlarını kes o zaman, öyle gel!” diyebilir. Haksız da sayılmazlar.

  •  “Sana güveniyorum, atlatacaksın.”

Güveniniz, hastalık için bir şey ifade etmez. Hatta hastaya negatif yük bile olabilir. Hasta kendini iyileşmekten sorumlu hisseder.

  • “Çok zayıflamışsın, biraz daha yemek ye!”

Hastalıkla savaşmasına rağmen dikkatinizi verdiğiniz şey hastanın kilosu olmamalı. Onu zaten hekimler kontrol ediyor.

  • “İlk nasıl fark ettin?”/ “Belirtileri hiç mi anlamadın?”

Hastalar kendini sorgulanıyor gibi hissedebilir. Bu kadar detay sormak onları yalnızca yorar. Ve belirtileri anlamak her zaman mümkün olmayabiliyor. Sonuçta her nefes darlığı lenfoma, her göğüs ağrısı kalp krizi, her öksürük Covid-19 enfeksiyonu değildir.

  • “Moral çok önemli, sakın umudunu kesme!”/ “Güçlü ol, sakın kendini bırakma!”

Hastalar da bunu çok iyi biliyor çünkü günde en az 5-6 kişiden duyuyorlar. Moral için nasihatten çok destek beklerler.

  • “İyi düşünmeye çalış, stres yapma!”

Hastaların ilk düşüncesi, bunun mümkün olmadığı yönünde. Onun yerine stres yaptığında yanında olmanızı beklerler.

  • “Haline bak, hiçbir şeyin yok maşallah!”

Hastalığı hafife almış gibi görülebilir. Oysaki hasta o an ve her an iyi olmaya çalışmaktadır.

  • “Sen hastasın yat dinlen!”

Hastalığı bu kez de abartmış gibi görülebilir. Hasta iyileşmeye çalışıyor, savaşta değil.

  • “İlaçlarını içtin mi? Hani bakayım?”

Çok kontrolcü davranışlar, hastalara çoğu kez samimi gelmemektedir. Aksine onları boğulmuş hissettirebilir.

  • “Seni anlıyorum.”

Sağlıklı bir bireyin, ampute bir bireyi anlayamayacağı gibi; şeker hastası da tansiyon hastasını anlayamaz. Nasreddin Hoca demiş ya “Bana damdan düşen birini getirin!” diye…

  • “Aman, taburcu olup ne yapacaksın. Yat işte ne güzel!”

Ne mi güzel? Hiçbir şey.

  • “Bitkisel tedavi düşünmedin mi?”

Zaten kafası karışık olan hastaya bilimsel geçerliliği olmayan yöntemlerden bahsetmek yalnızca hastanın kötülüğüne yol açar.

  • “Doktor ne zaman normale döneceğini söyledi mi?”

Hasta bireyin anormal bir halde olduğunu ima etmek kişide öfkeye sebep olabilir. Hasta olması, o bireyin normal-dışı olduğu anlamına gelmez.

Kendimden alıntı yapacağım: “İyi niyetle söylediğinizi biliyoruz. Sizi anlıyoruz. Ama bizim anlamaya değil anlaşılmaya ihtiyacımız var. Ben hala normalim, sadece artık hastayım!

Hastaların beklentileri üzerine yapılan bir araştırmaya göre: katılımcıların %45’i arkadaşlık/yoldaşlık yani destek beklediğini dile getirmekte. İkinci en çok beklenen şey %33 ile empati. Üçüncü sırada %28 ile tedavi sürecinde eve yardım (tıbbi ihtiyaçlardan daha çok yemek getirilmesi, bahçe işlerine yardım vb.), dördüncü sırada %16 ile hastalığı hakkında yeterli bilgi edinme, beşinci sırada %15 ile hastalıktan öncekiyle aynı davranılma isteği ve altıncı sırada %13 ile randevuya giderken eşlik edilme beklentileri gelmekte. Anksiyetesi yüksek hastalar daha çok destek beklentisindeyken, genç hastalar daha çok evde bakım yardımı beklemekte.[4]

“E ama ne desek batıyor, o zaman hastamıza nasıl yaklaşacağız?” dediğinizi duyar gibiyim. Şu an ve aslında her an bunu anlatmaya çalışıyorum. Şimdi burada hastaların talebini sunacağım: Hastaya özgü davranın. Herkes aynı değil ki! Bazıları sizinle birlikte ağlamak ister, bazıları yanında dimdik durmanızı ister. Bu arada, hastalar herkesten aynı şeyi beklemez. Yakınlığınıza, daha doğrusu hastanın sizi ne kadar yakın hissettiğine göre değişiklik gösterebilir.

Temel olarak üç soruyu sorun kendinize:
1- Hasta benim neyim olur?
2- Ben hastaya göre kimim?
3- Hastanın benden beklentisi ne?

Ben de buraya madde madde neler yapabileceğinizi yazabilmek isterdim. Bir elin parmakları bile bir değilken size genelleme yaparak cevap veremem. Ama en önemli olanı söyleyebilirim: hoşgörü. Değişimleri kabul edin. Hastanın vücudu değişebilir, duyguları değişebilir, ruhu değişebilir. Her mod değişiminde tepki vermeyin mesela. Ya da her kilo alıp verişinde. Bunların olabileceğini kabullenin öncelikle. Normal şartlarda karıncayı bile incitmeyen birisi hastalık sürecinde herkesi tersleyen birine dönüşebilir. Ya da şen şakrak biri depresif birine dönüşebilir. Hatta tam tersi bile olabilir. Önemli olan bütün bu kendini koruma mekanizmalarını hoş görebilmek. Çünkü artık şartlar normal değil.

Son olarak çok sevdiğim bir twitter hesabından alıntı yapmak istiyorum:

Bugün sizle hastalık psikolojisi hakkında konuşmak istiyorum. Ben zaten iki yıldır kemoterapi alıyorum, bir de babam şu an yoğun bakımda. İlk söylemek istediğim, vicdan rahatlatmak için hiçbir şey yapmayın, çünkü biz hasta tarafı olarak bunu çok net fark ediyoruz. Sırf meraktan “Bir şey duyduk doğru mu?” ya da ayıp olmasın, aramadı demesin diye aramayın, ayıp falan olmuyor. Her saat başı “Gelişme var mı?” diye telefon açıyor aynı insanlar. Hiç mi aklınıza gelmiyor hastaneden telefon beklediğimiz, her aramada kalbimizin ağzımıza geldiği? Mesaj atın, konuşacak halde isek zaten döneriz. “Yapılacak bir şey var mı?” kısmı ise apayrı. Tabi ki babam için değil ama benim için yapılacak çok şey var. Ben haftalarca annemle hastanede kaldım. Evde bir de küçük kardeşim vardı. Babam ne kadar yetecek ona? Bir yemek, kek yapıp kapıdan bırakmak ya da o kişinin sevdiği bir kitap, çiçek bir şey getirmek o kadar kurtarıcı olur ki böyle durumlarda… Siz “Yapacak bir şey var mı?” dediğinizde söylenmiyor böyle şeyler ya da insanın düşünecek takati bile olmuyor. Beni en çok sinir eden şey ise insanların hastalıktan fiziksel ya da psikolojik olarak değişebileceğinizi anlamaması. “Aaa ne kadar zayıflamışsın, neden bu renksin, neden aramamı açmadın?”. Ben bulantımdan bir damla su içebildim diye sevinirken insanların gördüğü sadece kilom. Ya da o sabah nasıl uyandım, telefona bakabildim mi diye düşünmeden aramasına dönmemem. Son 2 yıldır yoruldum ama insanların bencilliğinden daha da yoruldum. Kimse başına gelmeden böyle şeyleri anlayamazmış. Belki ben yaşamasam ben de aynı davranacaktım etrafıma. Eğer bir yakınınızda, sevdiğiniz birinin hayatında bir rahatsızlık varsa lütfen bir şekilde size ihtiyaç duymadan siz ona destek çıkın. Çünkü bazen ihtiyacımız olduğunu bile bilmediğimiz bir şey günümüzü güzelleştirebiliyor.[5]

@cemreucaryilmaz

Kaynakça:
[1] Kübler-Ross, E. (2009). On death and dying. Routledge.

[2] http://www.gazetevatan.com/kansere-yakalanan-kisi-dort-asamadan-gecer–ink-r–isyan–psikolojik-pazarlik-ve-depresyon-27098-roportajlar/

[3] Güleç, G, Büyükkınacı, A., Kanser ve Psikiyatrik Bozukluklar, Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 3(2), 343-367 ( 2011). https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/115120

[4] Brittany D Korotkin, Michael Hoerger, Sara Voorhees , Chynna O Allen , William R Robinson , Paul R Duberstein, J Psychosoc Oncol. Nov-Dec 2019;37(6):699-712. Epub 2019 Apr 1.  https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/30929593/

[5] https://twitter.com/cemreucaryilmaz/status/1325041859576684545

Daha Fazla Göster

Azra Bulut

Kanseri bükmüş ama hala ölümüne korkan bir tıpçı.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu