MİSYON ve VİZYON
Trend

GÜTFSÖZLÜK VE GÜTFBLOG’U NEDEN İNŞA ETTİK?

‘’Nerede yanlış yapıyor veya nerede yanılıyorum?’’ Aklım baliğ olduktan şimdiye değin kendime açık ara en çok sorduğum soru bu oldu. Bugün ise belki de bu iç mülahazalarımdan beni en çok yoranını sizlerle paylaşmalıyım.

Akademik anlamda, özellikle bu coğrafyanın görece parlak gençleri olarak en büyük yanılgılarımızdan biri, hatta belki de en önemlisi, dünyanın en iyi eğitim kurumlarının sahip olduğu bu başarılarının ardılındaki esas ilkeleri hala kavrayamıyor oluşumuz.

Kadim gelenekler, iyi yetişmiş akademisyenler, büyük bütçeler veya gözümüze hemencecik çarpan o geniş ve estetik kampüsler, kesinlikle başarılı bir akademinin bileşenleri. Fakat bunları esas faktörlerden saymak zannımca çok büyük basiretsizlik.

Bugün üzerinde konuşacağımız mevzu, bu başarının arkasındaki esas sebep değil, bizatihi bu başarının kendisi. Pek çoğumuzun hala görmediği, bir kısmımızın ise görmek istemediği nokta; daha nitelikli bir eğitimin en önemli bileşeninin öğrenciler olduğu gerçeği.

Dünyanın gıpta ile baktığı bu üniversitelerin öğrencileri, bizim belki de bile isteye elimizin tersiyle ittiğimiz çok büyük bir vizyona sahipler. Bu vizyon; öğrencilerin daha iyi bir gelecek için kilit rolün kendileri olduğunu bilmeleri ve harekete geçmek için herhangi bir otoriteden medet ummuyor olmalarıdır.

Cambridge Üniversitesi

O halde öz eleştirimizi yaparken iki temel sorundan söz edebiliriz: İlki, daha iyi bir geleceğin bizim elimizde olduğu inancını yitirmiş olmamız. Neden? Çünkü artık daha az hayal ediyor ve bunları çevremizle daha az paylaşıyoruz. Kalabalıklar içinde o kadar yalnızlaştık ve kendimizden o kadar uzaklaştık ki; bırakınız çevremizdeki fikirleri, kafamızın içinde yankılanıp duran düşünceleri bile zaman zaman duymaz olduk. Gelecek kaygısı gütmekten, geleceğin hayalini kuramaz olduk.

Saniyen, bir diğer temel sorunumuz ise; bir şeylerin değişmesi için hep bizden daha iyi olduğunu düşündüğümüz insanlardan, kanaat önderlerinden veyahut da otoritelerden; üniversiteler veya devletlerden bir ilk adım bekleme ataletimiz.

Daha ‘’sağlıklı’’ bir gelecek için bu saydıklarımızdan hiçbiri bir ilk adım atmayacak. Sizlerle önemli bir hakikati paylaşmam gerek: Çünkü artık sıra bizde.

Son bir asrımızın ”Kızıl elması”, o çok meşhur ‘’muasır medeniyetler seviyesi’’ ne ulaşamayışımızdaki kabahati bugün bir başkasında bulabilir, söylenebilir, sinirlenebilir ve hatta sokak sokak gezip bağırabilirsiniz. Ancak yarın da bir şeyler daha iyiye gitmediğinde, hatta daha kötü bir hal aldığında, özetle artık yarın olduğunda, yeni yükselen nesillerin de kabahati bizde bulacağı bu kısır döngüyü kırma noktasının eşiğinde olduğumuz kanaatindeyim.

Elhasıl; iki temel sorundan ilkine binaen, daha iyi bir geleceğe inanmanın yolu evvela kendimize inanmaktan geçer. Bunlardan ikincisi hususunda ise ne güzel demiş Necip Fazıl:

‘’Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik… ‘Kim var?’ diye seslenildiğinde, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert ‘ben varım.’ cevabını verebilecek bir gençlik…’’

Neler yapılabileceğini konuşmazdan evvel; dünyanın ve tıbbın, yakın geçmişten yakın geleceğe nerelere doğru evrildiğinin üzerinden geçmezsek, sanıyorum yarım ve kısır bir tespitte bulunmuş olacağız.

DÜNYA NEREYE GİDİYOR?

Dünya, son elli yılda çok büyük bir değişim yaşadı. İlk olarak 1980’lerin başında pik yapan bilişsel devrim -ki sonraları III. Sanayi Devrimi olarak anılacaktı- bugün bildiğimiz ve neredeyse her an kullandığımız kişisel bilgisayarları, akıllı telefonları, yazılımları ve interneti hediye etti. Aklımızdan hiç çıkartmamamız gereken nokta, bu devrime öncülük edenlerin bugünkü dünyanın sahipleri olduğu.

Dokuz yıl öncesinde ise yeni bir devrimin çanlarını duymaya başladık. 2011 yılında Almanya’nın Hannover Fuar’ında dünyada ilk kez gündeme gelen IV. Sanayi Devrimi ya da diğer adıyla Endüstri 4.0; en kısa tanımıyla tüm üretim ve hizmet süreçlerinin bütünüyle dijitalleşmesi olarak özetlenebilir. Bu devrim artık bizim belki de kaygısını gütmekten hayalini kuramadığımız o ‘’parlak’’ geleceğin temellerini atacak.

İstikbali ‘’sil baştan’’ yapacak bu atılımın en önemli ayağını Tıp sektörünün oluşturacağı iç görüsüne olan yabancılığımız, beni bu konuda biraz daha konuşmaya zorluyor.

The Economist Dergisi’nin 5 Aralık 2020 tarihli sayısında, tıbbın dijitalleşmesini konu edinen ‘’Dawn of Digital Medicine’’ adlı makale bu konuyu izah etmemizde çok yardımcı olacaktır. Makaleyi, sunmuş olduğu bilgilerin değeri açısından çok faydalı bulduğum için Türkçeye tercüme edip Gütfblog’ta yayımladım. (Bknz. Dijital Tıbbın Şafağında)

Dijitalleşme sürecinde tıbbın nasıl diğer sektörlerin gerisinde kaldığı, Covid-19 pandemisi’nin bu sürece ne gibi etkilerinin olduğu ve diğer sektörlerle tıbbın nasıl bir devinim içerisinde bulunduğunu anlatan makaleye göre dijital tıp, bir sonraki trilyon dolarlık endüstri olacak. Evet, yanlış duymuyorsunuz, bu gelecek artık bizim geleceğimiz ve bunu inşa etmek, bu devrime öncülük etmek bugün tamamen bizim ellerimizde.

* * *

Tüm tıp öğrencileriyle birlikte yürümemiz gereken bu yolda çok büyük bir endişeye sahibim: Otokrasiye boyun eğmiş halk kitleleri nasıl ki demokrasilerin önündeki en büyük tehlike ise; otokrat bir yaşam tarzına sahip olmak da bireyler için o denli büyük bir tehlikedir. Bugün Türkiye’deki tıp öğrencilerinde düş kırıklığıyla temaşa ettiğimiz manzara, pek çoklarımızın hala ilerleyen meslek hayatlarında şimdiki gibi bir hekimlik mesleğinin olacağını sanması ve buna göre çalışması. Bundan belki de 20 yıl sonra saha hekimliği namına pek bir şey kalmayacak ve bizler bugün emsaline rastlanmayan bir ‘’dijital hekimlik’’ mesleğinin mümesilleri olacağız. Türkçeye ‘’vasatlık rejimi’’ veya ‘’orta sınıf sendromu’’ olarak çevirebileceğimiz otokrasi, tıp öğrencilerinin kesinlikle köşe bucak kaçması gereken bir tutum. Devletlerin, şirketlerin ve uluslararası kuruluşların idari ve ekonomik yönden meritokratik bir düzene kaydığı böyle bir dünyada tıp öğrencilerine düşen en önemli vazife, multidisipliner tıp anlayışını bir yaşam tarzı haline getirmek olur.

Birincisi, ikincisi, üçüncüsü derken her sanayi devriminde trenleri bir bir kaçıran Türk gençliği olarak bugün daha büyük bir riskle karşı karşıyayız zira bu sefer kaçıracağımız ‘’çuf çuf bir tren’’ değil jet hızıyla geçen bir uçak olur. Türk gençleri olarak, eğer ki bu devrimi de kaçıracak olursak tabir-i caiz ise ‘’uçağımız kalkıyor’’ olacak…

Meliiih…

Henüz yolun başında olarak, konumuzun da başına dönecek olursak yapmamız gereken ilk iş vizyon kazanmak ve kazandırmak olacaktır. Bu vizyon; bir tanesi yıkılması gereken, bir tanesi de inşa edilmesi gereken iki algıyı ihtiva ediyor: Yıkmamız gereken algı, tıpın tıptan ibaret kalacağı bir gelecek inancı iken inşa etmemiz gereken algı ise, tıp öğrencilerinin bir arada olduğunda (niceliksel değil niteliksel olarak) aşamayacağı hiçbir engelin olmadığı inancı.

GÜTFSÖZLÜK’Ü NEDEN İNŞA ETTİK?

Gütfsözlük ile yapılan işin 3-5 kod girmekten ibaret olmadığı aşikâr. Türkiye’de her yıl öğrenci seçme ve yerleştirme sisteminin verilerine göre en başarılı gençlerin ağırlıklı olarak tıp fakültelerine yerleşmesi, bize çok önemli bir misyon yüklüyor: Her devrim, evvela bir entelijansiya sınıfının öncülüğünde başlar ve yine bu sınıf tarafından kontrol edilir. Entelijansiyanın yüksek fikirlerini temsil edecek bir içtimai sınıf inşası ise daima ikinci sıradadır. Mademki Türkiye’nin en parlak gençleriyiz, o halde istikbalin Türkiye’sinde de yeni yükselecek entelijansiyanın bizlerden teşekkül edeceğini de kabul etmemiz gerekir. Bu anlamda atılacak ilk adım, bu gençlerin birbirini tanıyıp bileceği (sureten değil fikren), birlik olabileceği ve fikirlerini anlatabileceği bağımsız ve tarafsız bir platform inşa etmek olacaktır.

Bana kalırsa çok önemli bir durumun eksikliği içerisindeyiz. Birbirimizi yani kendimizi doğru düzgün tanımıyor ve bilmiyoruz. Kendini ifade etme, özellikle son yirmi yıldır yavaş yavaş kaybettiğimiz çok önemli bir değer. Fikirlerimizi, hayallerimizi, dertlerimizi, ümidimizi ve inancımızı tabir-i caizse hep ‘’160 karaktere’’ hapsettik ve hapsediyoruz. Bir tweet ile ne yapılabilir? Ben söyleyeyim, ancak slogan atılabilir ve şunu artık iyice kavramak gerek ki: ‘’Fikirlerin ışığına göz yumanları da ancak sloganlar yönetir!’’

Bizim, bugün ortalama insanımızın bilerek veya bilmeyerek tekrarlayıp durduğu yanlışları yapabilmek gibi bir özgürlüğümüz olamaz.

Bir şeyleri değiştirmek ve devrimlerden söz açmışken, III. Sanayi Devrimi’nin en büyük lokomotiflerinden Apple kurucu ortağı ve eski CEO’su Steve Jobs’ın ‘’60 minutes’’ adlı belgeselde konumuzla alakalı dile getirdiği çok önemli bir tespit var:

‘’Bütün, parçaların toplamından daha değerliydi. Benim sektöre bakış açım da öyle: Sektördeki muhteşem işler tek kişi tarafından değil, daima bir ekip tarafından gerçekleştirilir.’’

Ona göre devrim, ‘’tek kişilik bir gösteri değildi.’’

Gütfsözlük’ün en temelde varoluşunun nihai amacı tam olarak budur: Bağımsız ve özgür bir şekilde bir araya gelebilmek ve ekip olabilmek.

Bugün, Türkiye’nin geri kalanı gibi kendini ifade etmeyi görseller paylaşmak veyahut da gündemi takip etmeyi, viral sorunları tartışmak zannetmek tıp öğrencilerine kesinlikle yakışmayacak bir hareket. Gündemde boğulanlar, ne yazık ki asla gündem olamazlar ve gündem olabilenler, daima sorunlar yerine çözümleri tartışan ve birlik olanlar arasından çıkar.

Tüm açıklamalardan ötürü; Gütfsözlük’ün bir sözlük olması, sözlük kültürünü yaşatmak gibi bir amaca sahip olduğu anlamına gelmiyor ve gelemez. Bu, sığ bir bakış açısı olur. Bu sebeple zaman zaman sözlük formatının da dışına çıkılması sahip olduğu vizyonun gereklerinden olacaktır.

Bununla beraber, şunu da ifade etmek gerekir ki ön yargı çok tehlikeli bir hastalıktır ve fikirler, onları dile getirenlerden daima daha yücedir. Gütfsözlük’te anonim nick kullanmayı tercih etmemizdeki tek sebep, bu ön yargı perdesini kaldırabilmek ve fikirlerin ışığından azami seviyede istifade etmek. ‘’Kim söylemiş?’’ değil, ‘’Ne söylenmiş?’’ diyerek düşünmeyi düstur edinmek gerekir çünkü küçük insanlar kişileri, normal insanlar olayları ve büyük insanlar ise fikirleri tartışır.

Tıp öğrencilerinin bir arada olduğunda pek çok şeyi değiştirebilecek kudrette olduğu inancını benimsemek, pekiştirmek ve yaymak mecburiyetindeyiz. Ekip olabilmek, bir çağa nasıl öncülük edilebileceğini tartışmak zorundayız.

Gütfsözlük’ün bu amaç uğrunda araç olması en büyük temennimiz olacaktır…

GÜTBLOG’U NEDEN İNŞA ETTİK?

Yerle bir edilmesi gereken, hatta sütun sütun yıkılması gereken bir tabumuz var ki, o da tıpın yakın gelecekte hala tıptan ibaret kalacağı sanrısı.

Günümüzün multidisipliner gelişim mefhumundan, tıp her ne kadar nasibini pek az almış gibi dursa da vaziyet bunun yarın da böyle devam edeceği anlamına gelmiyor. Türk eğitim sisteminin sınav odaklı yozlaşımı son yıllarda tıp fakültelerine hiç olmadığı kadar yansımış durumda. TUS odaklı bir öğretim, ‘’Uzmanlığımı nasıl yaparım?’’ kaygısı ve her zaman eleştire geldiğimiz memur zihniyetinin tıp öğrencisine bu kadar rabtolması, yalnızca beni endişelendiriyor olmamalı. Dahası, el altında tek tük bulunan bir takım tıp öğrenci platformlarının bu sığ bakış açısına hizmet etmesi de cabası.

Daha ‘’sağlıklı’’ bir geleceğin mimarı olarak tasvirini çizdiğimiz tıp öğrencisinin bugün ilk olarak her alandan bir parça bir şeyler biliyor olması ve tıp bilimi ile diğer tüm disiplinler arasında uzlaştırıcı bir köprü vazifesi görmesi, elzem olması bir yana geleceğin doktorlarının icra edeceği en büyük vazife belki de. ‘’Bir şeyin her şeyini ve her şeyin bir şeyini bileceksin.’’ derken Sakıp Sabancı ne kadar haklıydı…

Bu vizyonu gaye edinecek arkadaşlar artık tıbbın ‘’her şeyini’’ bilmekle kalmayıp tıbbın dışında kalmış ne kadar disiplin varsa bunların da hepsinden ‘’bir şeyini’’ bilmek, okumak ve tartışmak zorunda. Çünkü bugün olmasa bile çok yakında tıp, tıptan ibaret kalmayacak. Bize yakışan, o gün gelip çattığında takip eden değil takip edilen olmaktır. Ne yazık ki üçüncü bir seçeneğimiz yok.

Gütfblog’un en önemli vazifesi, tıp öğrencilerini her alanda sahih bir okuma ve araştırma serüveninin içine dahil etmek olmalı. Dünyada olan biteni, ‘’yalnızca bakmamız istenilen perspektiften’’ gösteren sosyal medya sitelerinden değil, uluslararası çapta faaliyet gösteren yayın organlarında öne çıkmış eleştiri, inceleme veya makale tercümeleriyle hiç değilse işe başlanabilir. Her birimizin bir diğerini rakip olarak gördüğü bir akademik zihniyetten, ‘’Benim bildiğimi bir başkası da bilmeli’’ anlayışına evrilemedikçe bir adım ileri gitmek rüya olarak kalacaktır kanaatindeyim.

Gütfblog’un tıpın tıptan ibaret kalacağı yanılgısını yıkması, bizleri her alanda ve her anlamda tartışabilecek seviyeye ulaştırması ve hayallerimize tercüman olması dileğiyle…

* * *

Bütün bunlara rağmen, aramızda ümitsizliğe, yeise kapılanlar muhtemelen olacaktır, ‘’Nasıl olacak?’’ diye soranlar çıkacaktır. Okuyucularımıza, David Fincher’ın yönettiği 2010 yapımı ‘’The Social Network’’ adlı filmi tavsiye etmek isterim. Bu yapım, ‘’ne, neden, nasıl’’ cinsinden soruları açıklamamda hep ilham kaynağı olmuş bir başucu filmi benim için.

‘’Ama sen de hep başarıya ulaşmış küçük bir azınlıktan örnekler getiriyorsun!’’ şeklinde sitem edecek okuyucularımız var ise sanırım başarısızlık konusunda da son söz, bahsi geçen filme de konu olmuş Zuckerberg’e ait:

‘’En büyük başarılar, başarısız olma özgürlüğüne sahip olmaktan geçer.’’

Özgürlüğe bakışımız işte en veciz haliyle bu şekilde özetlenebilir. ‘’Ben başarısız olma özgürlüğüne sahibim.’’ diyebilmeliyiz. Artık harekete geçme vaktinin çoktan geldiği ve hatta geçtiği bugünlerde bu misyon ve vizyonu sahiplenmiş ve sahiplenecek herkese ‘’birlikte başarısız olma ihtimalimiz’’ den daha yüce bir vaadimiz olamaz.

* * *

Her iki platform da evvela Gazi Tıp öğrencilerince sahiplenildiğinde diğer tıp öğrencilerine de ulaşması ve aksetmesi kaçınılmaz olacaktır. Kelebek etkisi misali; bu, günden güne sirayet etme hedefimiz sanıyorum en iyi yine logomuzun temsil ettiği manada hayat buluyor. (bknz. Logonun Anlamı)

Çok yakın bir tarihte, Türkiye’deki tüm tıp öğrencilerine ulaşacağımız inancına sahip değilim, bunu bizatihi biliyorum. Bunun da akabinde yapılacak olan, kendimizi tüm öğrencilere -lise ve üniversite- ifade edebileceğimiz basılı bir yayın organının inşasına girişmek olacaktır.

Maddi kâr amacı güdüldüğüne dair yanlış anlaşılmaları da bu vesileyle yıkmış olalım: Paradan çok daha değerli bir şeyi, vizyonumuzun getirdiği çok yüce bir huzuru kazanmış olacağız.

‘’Daha iyi bir tıp; tıpın tıptan ibaret olmadığı bir tıp ve bir arada olduğumuz bir akademi’’ diyerek ilk adımını attığımız bu yolda, her bir tıp öğrencisinin fikri hepimizinmişçesine değerli ve önemlidir. Gütfsözlük ve gütfblog, interaktif Ar-Ge anlayışını daima sürdürecek. Bu noktada; her türlü görüş, öneri ve şikâyet her zaman gütfsözlük ve gütfblog e-posta hesaplarına ulaştırılabilir. Yine de tüm bu uğurda yıkıcı eleştirilerle muhatap olmamak bizleri tabii ki şaşırtırdı. Bu bakımdan, bu misyon ve vizyonu değersiz ve başarısız, bunun da ötesinde gereksiz bulacak pek çokları her daim mevcut olacaktır.

Bu ana kadar bu yazıyı okuyan herkese hitap ederek misyon ve vizyonumuzu izah ve vuzuha sa’yettim. Ancak şimdi bizlerle birlikte bu ideali sahiplenmiş ve sahiplenecek arkadaşlarıma seslenmek ve birkaç kelam etmek istiyorum:

Bizler, hareketimizde adavet besleyemeyiz. Bizler, Yunus Emre’nin ağzından konuşmak mecburiyetindeyiz. Bu bakımdan Cemil Meriç’in ‘’düşman’’ imgesine yaklaşımı çok manidar:

‘’Düşman, gözü bağlı olandır. Savaşın amacı ise bu bağları çözmek. Kinin, öfkenin, peşin hükmün, küçümseyişin bağlarını… Güvensizliğin, inadın bağlarını…’’

Bizim savaşımız ‘’kelimenin’’ tam manasıyla işte böyle olmalıdır. Kalemlerimizin karşısında zafer kazanabilecek hiçbir peşin hüküm yoktur ve olamaz.

* * *

Konuştuğumuz halde yalnız kaldığımız bir dünyada, yazarak belki de kendimizi ifade edebiliriz; kimsenin kimseyi doğru düzgün dinlemediği, yalnızca dinliyormuş gibi yaptığı bir dünyada belki de bizleri okuyacak birilerini bulabiliriz. Bizim gibi hisseden, bizim gibi düşünen ve bizim gibi hayal eden birilerini…

Sesimizi ‘’dünyaya duyurmak gibi’’ hatalı emellerimiz kesinlikle olmamalı kezalik amacımız, birbirimizi duyabilmek ve birbirimizi okuyabilmek. Önce Gazi Tıp öğrencileri sonrasında tüm tıp öğrencileri olarak birbirimizi işitsek, birbirimizi okusak inanıyorum, gerisi yalnızca teferruat…

Sözlerimi hitama erdirirken, Ulu önder Atatürk’ün Nutuk’unda bizlere ithaf edilen; muhtaç olduğu kudreti damarlarındaki asil kanda arayan tüm arkadaşlarıma haykırırcasına sesleniyorum:

‘’KİM VAR?’’

Daha Fazla Göster

Said Sönmez

Düşünüyorum, o halde gerçekten var mıyım?

5 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu