ELEŞTİRİ & FELSEFE

ÇAĞIN PATOLOJİSİNE GİRİŞ

Derler ki:

‘’Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi ve sonrasında komedi olarak…’’

On sekizinci yüzyılda başlayan İngiliz Sanayi Devrimi’nden yirminci yüzyılın ikinci yarısının başına kadar geçen iki buçuk asır boyunca insanlık olarak çok büyük trajediler yaşadık. Bir tarafta Otuz Yıl Savaşları’yla başlayıp diğer tarafta ‘’Kansız devrim olmaz!’’ nidalarıyla savunulan ve Fransa başta olmak üzere bütün Avrupa’yı kana bulayan Fransız İhtilali, bu trajedinin yalnızca ilk sahnesinden ibaretti. Son perdede ise I. Dünya Savaşı ile başlayıp II. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden elli milyon insanı dehşet ve korkuyla izledik bizler.

‘’Avrupa kendi kendini yok ettikten sonra…’’ ‘’Hepinize uzun geceden sonra gelen ‘tan kızıllığını’ görmek nasip olsun…’’ diyerek son verdiği mektubunun akabinde eşiyle intihar eden Zweig’ın trajedisi bu. Evet, işte o ‘’tan kızıllığı’’ uğruna aklını yitiren Nietzsche’nin trajedisi.

‘’Tarih, eserlerini iki defa oynarmış: Önce trajedi, sonrasında ise komedi olarak…’’

Böyle demişti Shakespeare. Böyle demişti demesine de biz yine de göremedik komedyayı. Bugün ise trajikomik bir çağın içerisindeyiz.

Modernizmin dünyaya miras bıraktığı bütün o bunalımlar -ki bunları az sonra sıralayacağım- artık bıçak kemiğe dayandığında ‘’Frankfurt Okulu’’ adı verilen bir grup düşünürün protestosuyla savuşturulmaya başlandı. Avrupa, bu başkaldırıya zamanla daha fazla tahammül edemeyerek Frankfurt Okulu öncülerini Amerika’ya sürgün etti ve farkında olmadan çağın tamamını ve tüm mekanları etkisi altına alacak bir toplum mühendisliği hareketinin fitilini ateşlemiş oldu.

Bu şekilde girişini yapmış olduğum ve belki de ardı arkası kesilmeyecek yazılarımla bu serime ismini veren çağın patolojisi, işte böylelikle başlamış oldu. Bu patoloji, sanılanın aksine modernizm değil. Frankfurt Okulu’nun kuramlarıyla başlayıp en son 1979 yılında J. F. Lyotard tarafından ‘’postmodern durum’’ diye açıklanıp savunulan; bugün ise kültürden sanata, bilimden felsefeye, bireyden topluma, hasılı tüm dünyaya bir virüs gibi yayılan metastaz işte tam olarak budur: Postmodernizm.

* * * * *

Ezcümle ile okuyucularıma bu seriyi neden kaleme aldığımı kısaca açıklamalıyım: Sizler de eğer benim gibi bugün bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyorsanız, Avrupa’yı neden bugüne kadar doğru düzgün özümseyemeyip hep teferruatında boğulduğumuzu; muasır medeniyetleri neden bir türlü yakalayamadığımızı, nasıl kitleler bazında örgütlenemeyen ve tüketim peşinde koşan zombilere dönüştüğümüzü merak ediyor ve bir sonuca varamıyorsanız… Toplumsal zeminde neden cinayetlerin, hak ihlallerinin, gelir dengesizliğinin, ötekileştirmelerin, kutuplaşmaların ardı arkası kesilmeden süregeldiğini sorguluyorsanız… Neredeyse hepimizi esir alan depresif ve melankolinin neden bu kadar yayıldığını merak ediyorsanız… Artık savunacak bir kimliğiniz olmadığını, kim veya ne olduğunuzu bilemeyecek bir duruma evrildiğinizi hissediyorsanız… Hasılı kafanızı kumdan çıkarıp etrafa her baktığınızda gerilip ruhsal sancılarla boğuşuyorsanız  bu serim tam size göre. Tam bize göre.

Tüm fikirlerimi ifade ederken elimden geldiğince determinist bir yazım metodu ile ilerlemeyi hedefliyorum. Umarım, bu şekilde fikirler ve olaylar arasında sistematik bir ilişki kurulup sizlerin de önüne serilmiş olur.

Yine aynı şekilde ihtar etmeliyim ki ne kendime ne de başkasına düzensiz ve sırf bilmek için bilinen bir genel kültür sunmak istemiyorum, sunmayacağım da. Yazacaklarım; tüm hayatım boyunca içimde biriktirdiğim, bastırdığım ve tiksindiğim bir postmodern düşünce ve kültür eleştirisidir.

MODERNİZMİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ

Orta Çağın sonlarına doğru Avrupa’da çok büyük bir atılım gerçekleşti: Biraz da Endülüs Emevileri’nin mirasıyla burjuva sınıfına mensup bazı gruplar Antik Yunan ve Roma metinlerini tercüme edip yorumlamaya başladılar. Daha sonraları ‘’yeniden doğuş’’ anlamına gelen Rönesans Dönemi bu şekilde başlamış oldu. Bu hareket, Avrupa için o kadar önemli bir dönüm noktasıydı ki o güne değin yalnızca Hristiyan uygarlığının varlığını tanıyan Avrupa, artık başka medeniyetleri fark ediyor, şaşırıyor, sorguluyor ve dogmalarıyla boğuşmaya başlıyordu. Bunun yanı sıra değerli madenlerin, bitki ve hayvan türlerinin, coğrafyaların da keşfini yaparak havsalasını adım adım genişletiyordu.

Rönesans, her şeyden önce sanat ve edebiyatta yaşanan keşifler ve yeniden yaratımlarla sorgulamayı tetikleyerek daha sonraları felsefe, bilim ve siyaset gibi alanlardaki ilerlemelerin temelini atacaktı.

* * * * *

Ne yazık ki Rönesans mimarlarının hem insanlara ulaşmalarında hem de kendi entelektüelitelerinin gelişimi yolunda önlerinde çok büyük bir tiranlık vardı: Katolik Kilisesi.

Kimilerine göre Gutenberg’in matbaayı icadı, kimilerine göre ise Martin Luther’in liderliğinde başlayan Protestan hareketi ile Avrupa ikinci bir dönüm noktasına ulaşmış oldu. Reformasyon süreci önce Almanya’da başlayarak daha sonra bütün Kuzeybatı Avrupa’da etkisini gösterdi ve Orta Çağ denince hepimizin aklına gelen o tablovari manzara yani skolastik düşünce tiranlığı sütun sütun, blok blok yerle bir olmaya ve yerini Protestan yenilikçi hareketine bırakmaya başladı.

* * * * *

Rönesans ve Reformasyon’un ardından Avrupa’da başta nüfus artışı, yağmalar ve savaşlardan elde edilen ganimetlerle özellikle orta sınıf refah düzeyinin artması, sömürgecilik faaliyetleri, taşıma ve teknolojideki ilerlemeler ve tabi Rönesans’ın kültürel mirasıyla ilk olarak İngiltere’de üçüncü bir sıçrama noktasına da ulaşılmış oldu: Bugün I. Sanayi Devrimi olarak bilinen makineleşme ve fabrikalaşma süreci ile Avrupa artık kendine yeni bir kimlik arayışına girdi.

İngiltere’de Francis Bacon, John Locke ve Thomas Hobbes; Fransa’da Voltaire, Diderot, Montesquieu ve J.J. Rousseau; Almanya’da ise Descartes, Leibniz ve Hegel gibi büyük düşünür ve filozofların önderliğinde sırasıyla Rönesans, Reformasyon ve I. Sanayi Devriminin entelektüel sorgulama ve yorumlaması gerçekleştirildi. Bilim ve teknoloji, felsefe, sanat ve kültür alanlarında büyük gelişmeler sağlandı. Bu şekilde dördüncü bir dönüm noktası olarak sayabileceğim, daha sonraları illüminasyon veya aydınlanma dönemi olarak adlandırılan bu eşikten sonra Avrupa, sonunda emeklemeyi bırakmış ve ayağa kalkmıştı. Böylece o gün tüm dünyaya meydan okuyan bir Avrupa vardı artık: Modern Avrupa.

* * * * *

Şimdiye kadar saydığım bu dört dönüm noktasına bir çatı ve ideoloji olarak sistematik bir şekilde inşa edilen Modernizm, farklı görüşlerin eşiğinde kimine göre Newton ve Darwin’le, kimine göre Fransız İhtilali’yle, kimilerine göreyse Freud’un başta ‘’Rüyaların Yorumu’’ olmak üzere çeşitli eserlerinin yayımlanmasıyla entelektüel anlamda tamamlanmış oluyordu.

Avrupa’nın şimdiye kadar inşa ettiği en sistematik, en kapsayıcı, en temel ve ana akım ideolojisi olarak modernizmin savları; rasyonalite, aristokrasi, hümanizm, toplumculuk ve merkeziyetçi-distopik idare olarak ortaya konabilir.

MODERNİZMİN ÇIKMAZLARI VE ÇÖKÜŞÜ

Modernite, başta yine Avrupa olmak üzere tüm dünyada aklın otoritesini ve totaliterizmini kabul etmeyenleri ötekileştirmeyi, ulus-devlet anlayışını ve merkeziyetçi idareyi, toplumculuğu, entelijansiyayı ve bana kalırsa en önemlisi elitizmi şiddetle savunuyordu. Modernizmin ve modernlerin kendi ilkelerinde gösterdiği bu fanatik tavır, ne yazık ki kaçınılmaz bunalımlar ve trajedilerle neticelendi.

Modernitenin başlıca buhranlarını ana hatlarıyla sıralamam istenirse şöyle bir liste ortaya koyabilirim:

•             Klasik bilim anlayışının (Newton Yasaları) yıkılması ve Belirsizlik kuramıyla birlikte rasyonalitenin otoritesinin sarsılması, ideolojik buhran.

•             Kapitalizm ile gelişen gelir dengesizliği, şirketlerin olağanüstü büyümesi, sınıflaşmanın güçlenmesi, taşra ve metropol dengesizliği.

•             Kapitalizme karşı yükselen sosyalizmin ulusları parçalamaya başlaması, kitleleri sınıfsal bazda örgütlemesi.

•             Hiyerarşik ve merkeziyetçi kontrol anlayışı.

Tüm bu buhran ve bunalımların etkisiyle modernizm, Avrupa ve tüm dünyayı iki mega blok haline getirdi ve iki dünya savaşının bir numaralı müsebbibi olarak -Zweig’ın tabiriyle- ‘’kendi kendinin sonunu’’ getirmiş oldu.

TEZLER, ANTİ-TEZLER, MESELELER VE ÇIKMAZLAR…

Buraya kadar herkesin az çok hâkim olduğu verileri sıralama nedenim, hikâyenin nerede ve nasıl başladığını gösterebilmekti. Bu noktadan sonra postmodernizmin gelişimini açıklayıp şiddetli bir kültür eleştirisine girişeceğim. Bu eleştiri, yazarı olarak ve sahip olduğum tüm düşünce ve hissiyatımla benim ontolojik ana akım  protestomdur. Ben bu çağı ve bu çağın insanını protesto ediyorum!

J.J. Rousseau ve F. Nietzsche gibi akılcı düşünürlerin ortaya koyduğu modernizm eleştirisi, her şeyden önce bir özeleştiri hükmündeydi ve bugüne kadar nedense hep çarpıtılarak yorumlandı. Bununla birlikte modernizmin eleştirisi, zamanla Avrupa’da entelijansiyanın bir numaralı gündemi haline gelmiş ve pek çok farklı fikir, kendi sistematiğinde modernizmi eleştirmeye ve onun tasnifine kalkışmıştı. İlk etapta farklı görüşlerin zenginliği ile ilerleyen teori, zamanla giderek otokrat bir çizgiye oturdu ve sürecin sonunda modernizm, entelijansiyanın gözünde bir tiranlık olarak görülmeye başlandı.

Entelijansiyaya göre modernizm artık yalnızca bir baskı ve ötekileştirme aracıdır ve bu yüzden ortadan kaldırılmalıdır. İçinde pek çok alandan uzmanların yer aldığı, multidisipliner metodolojisi ile Frankfurt Okulu; modernizme karşı fanatikçe bir saldırıya başlamış ve doğru yanlış demeden ortadan kaldırılması için var gücüyle çalışmıştır.

Çağın patolojisi işte böyle başlar. Avrupa’nın en büyük ironisidir bu: Bir zamanlar kendinden öncekilere fanatikçe karşı çıkan ve kendi tabiriyle ‘’geçmişi sil baştan yapmayı ve yeni bir kültür inşa etmeyi’’ vadeden modernizm; bu sefer giyotinin keskin tarafına konmuş, kurban edilmiştir. Tarih intikamını aynı şekilde almıştır. Çağın patolojisi, çağın onkolojisi işte böyle intikamvari başlamıştır artık. Gelişme sanılan; bilginin, toplumun, bireyin, kültürün, düşüncenin… Hasılı her şeyin metastazı söz konusudur artık.

Hiyerarşi ve düzenin yerine anarşinin; milli kimlik ve söylemlerin yerine lokal söylemlerin ve kimliklerin ironik yıkımının; aklın yerine şüphenin, şüpheciliğin; uzmanlaşmanın yerine ‘’sadece ihtiyaç halinde bilgi’’nin; medyanın yerine networkün; ‘’amaç olarak sanat’’ın yerine ‘’üretim olarak sanat’’ın; ciddiyet yerine lakaytlığın… Hasılı daha ne gerçeklerin yerine ne yozlaşmaların hükümdar olduğu modern sonrası çağ, modern sonrası patoloji başlamıştır artık.

* * * * *

Serimin sonraki yazılarında artık konu konu bu ‘’yerine koymaları’’, bu yozlaşmaları düzenli bir şekilde okuyucunun karşısına dikmeyi ve eleştirmeyi hedefliyorum. Umarım okuyucularıma bir nebze de olsa bir protestonun, bir varoluş sancısının dinamizmini ve parametrelerini gösterebilmiş olurum.

Dünya bugünlerde yeni bir kelimeyle tanıştı, o ufak kelime dağarcığımızda hâlâ tam olarak ne olduğunu bilmediğimiz bir kelime beliriverdi: Pandemi. Ne yazık ki adı konmasa da dünya uygarlıkları ve ulusları olarak bizler üç çeyrek asırdır bir pandeminin içindeyiz zaten. Tarihin gördüğü en mortal pandemi; fizyolojilerin değil psikolojilerin hedef alındığı en tehlikeli pandemi bu: Postmodernizm’in herkese ve her şeye sirayet eden temellendirilmemiş algıları ve ideoloji(siz)liği ne yazık ki on yıllardır şehir şehir, ulus ulus, kıta kıta tüm dünyaya nüfuz etti ve ne kadar metot, ne kadar sistem varsa hepsini biçerek yok etti.

Bir çağın anatomisi veyahut da bir çağın fizyolojisi değil bu: hastalıklı bir çağın patolojisi yalnızca…

Daha Fazla Göster

Said Sönmez

Düşünüyorum, o halde gerçekten var mıyım?

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Psikolojiyi hedef alan pandemi…
    Okuyan bir toplum olup bu patolojinin önüne geçmek ümidiyle…
    Yazarımıza bu duruma değindiği için teşekkür eder, herkese keyifli okumalar dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu